Gelişmiş Arama
Ziyaret
14845
Güncellenme Tarihi: 2011/04/12
Soru Özeti
Ulu’l Emr ayeti kimin hakkında nazil oldu?
Soru
‘Ey inananlar, Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin.’ ayeti kimin hakkında nazil oldu?
Kısa Cevap

Şii müfessirlerinin hepsi Ulu’l Emr’den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevi yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine verilen masum imamlar olduğu ve Onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda ihtilafları yoktur. Ancak Masum İmamların kendileri birilerini bir göreve atar ve bir makam verirlerse belli şartlarda onlara da itaat gereklidir. Bu itaat onların ulu’l emir olduklarından dolayı değil, ulu’l emrin temsilcileri olduklarından dolayıdır.

Şüphesiz ‘Allah'a, peygambere...itaat edin.’ ayetinde gelen bu itaat, mutlak olup kayıtsız, şartsızdır ve hiçbir şarta bağlı değildir. Bu da göstermektedir ki Resul, Allah’ın hükmüyle muhalif olan bir şeye emretmez ve bir şeyden sakındırmaz. Yoksa Allah’ın kendisine ve resulüne itaatı farz etmesi çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının Allah-u Teala’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması, Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşmezdi. Bu söz ulu’l emr konusunda da aynen geçerlidir.

Ayrıntılı Cevap

‘Ey inananlar, Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin. Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah'a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.’[1]

Tefsir:

Bu ayet ve ondan sonraki birkaç ayet İslamın en önemli meselelerinden birinden yani rehberlik meselesinden bahsetmekte, Müslümanların çeşitli dini ve toplumsal meselelerinde gerçek mercii belirlemektedir.

Ayette önce iman sahiplerine Allah’a itaat etme emri veriliyor. Mümin bir kişi için bütün itaatlar Allah’ın itaatine dönmeli her türlü rehberlik O’dan kaynaklanmalı ve O’nun emrine uygun olmalıdır. Zira tekvin aleminin hakim ve maliki O’dur, bu yüzden bütün hakimiyet ve malikiyetler O’nun fermanıyla olmalıdır.

Bir sonra ki merhalede Peygambere (s.a.a) itaat emri veriliyor. Öyle bir peygamber ki masumdur ve heva hevesine göre konuşmaz, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir ve sözü Allah’ın sözüdür. Bu makamı Allah O’na vermiştir. Allah’a itaat O’nun zatının yaratıcılık ve malikiyetinin gereğidir,[2] ama Peygambere (s.a.a) itaat Allah’ın emrinin sonucudur. Başka bir ifadeyle Allah’a itaat, bizzat (asaleten) farzdır, Peygambere itaatın farzlığı ise bilgayrdır (Allah emriyledir). Ve belkide bu yüzden ‘itaat’ kelimesi ayette iki kere tekrar edilmiştir.

Üçüncü merhalede, ulu’l emr’e itaat emri veriliyor. Bu mesele İslam toplumunun bağrından çıkmış, insanların din ve dünyasının hafızıdır.

Ulu’l Emr hakkındaki görüşlere geçmeden önce diyoruz ki: Onlar ‘hangi taifeden olurlarsa olsunlar, vahiyden bir nasipleri yoktur ve işleri, yalnızca kendilerine göre doğru olan görüşleri söylemektir. İnsanların bu görüşlere itaat etmesi Peygamberin görüşlerine itaat etmek gibi farzdır.[3]

Ulu’l Emr Kimlerdir?

Ulu’l Emir’in kimler olduğu konusunda müfessirler arasında değişik görüşler vardır. Aşağıda kısaca bu görüşleri getiriyoruz:

1- Bir kısım Ehl-i Sünnet müfessirine göre, nerede ve ne zaman olursa olsun bütün yöneticiler ulu’l emr’dirler. Bu konuda herhangi bir istisna yapmamışlardır. Bu görüşün neticesi şudur: Müslümanlar ne şekilde olursa olsun her türlü yönetim şekline uymak zorundalar, hatta Moğollar olsa bile.

2- El-Minar, Fi Zilal-il Kur’an vb. gibi tefsirlerin yazarlarına göre, ulu’l emir’den maksat halkın temsilcileri, yöneticiler, alimler, halkın tüm işlerine bakan görevli olan kimselerdir. Ama İslamın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla onlara itaat edilir.

3- Bazılarına göre ise ulu’l emir, maneviyat ve düşünce sahibi yöneticiler, yani alimler ve bilginlerdir. Onlar adil olmalı, kitap ve sünneti iyi bilmeliler.

4- Bazı Ehl-i Sünnet müfessirlerine göre ise ulu’l emir yalnızca ilk dört halifedir, onlardan başka kimse ulu’l emir değildir. Dolayısıyla onlardan sonra ki zamanlarda ulu’l emr yoktur.

5- Bir başka grup müfessir de Peygamberin (s.a.a) sahabesini ulu’l emr olarak kabul etmekteler.

6- Ulu’l Emir için verilen ihtimallerden bir diğeri onların İslam ordusu kumandanlarının olduğudur.

7- Şii müfessirlerin tümü ulu’l emr’in Masum İmamlar olduğu konusunda görüş birlikleri vardır. Masum İmamlar, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından, İslam toplumunun maddi ve manevi yaşamının tüm yönlerine rehberler olarak atanmış, Onlardan başka kimse buna ortak edilmemiştir. Ancak onlardan taraf bir makama getirilen kimselere de belli şartlarda itaat gereklidir. Bu itaat ulu’l emr olduklarından dolayı değil, ulu’lemr’in temsilcileri olduklarından dolayıdır.

Şimdi bu görüşleri kısaca inceleyeceğiz:

Birinci tefsir, hiç bir şekilde ayetin içeriği ve İslam öğretilerinin ruhuyla uyuşmamaktadır. Çünkü her türlü yönetim şekline kayıtsız şartsız uymayı Allah’ın ve Resulünün (s.a.a) itaatinin seviyesinde görmek imkansızdır.

İkinci ve üçüncü tefsir ise ayetin genelliğiyle uyuşmamaktadır. Zira yöneticelere, alimlere ve bilginlere uymanın şartları vardır. Örneğin kitap ve sünnete aykırı sözleri olmamalıdır. Dolayısıyla haktan saparlarsa onlara itaat farz olmaz. Oysa ayet ulu’l emr’e itaati herhangi bir  şarta bağlamamıştır.

Dördüncü tefsirin manası şudur: Günümüzde Müslümanların içinde ulu’l emr olacak kimse yoktur. Ayrıca böyle bir sınırlamanın herhangi bir delilde yoktur ve üçüncü tefsirin sakıncası burda da geçerlidir.

Beşinci ve altıncı tefsirlerinde sakıncası da aynıdır. Yani böyle sınırlamanın hiçbir delili yoktur. Herhangi bir sebepten dolayı haktan saparlarsa onlara itaat edilmez. Halbu ki ayet, ulu’l emr’in itaatini aynen Peygamberin (s.a.a) itaati olduğunu söylüyor.

Sonuç olarak yukarıdaki eleştirilere maruz kalmayan tek tefsir yedinci tefsirdir. Yani ulu’l emr, Masum imamlardır. Zira bu tefsir, ayetten çıkan tartışmasız itaatin farz olmasıyla tamamen uyuşmaktadır. Çünkü imamın ismeti, onu her türlü hata ve yanlışlıktan korumaktadır. Bu yüzden onun emrine itaat, Peygamberin emrine itaat gibi farz olacaktır. Öyleyse O’nun itaatinin seviyesinde olmalı ve ‘itaat edin’ cümlesi olmadan Resule bağlanmalıdır.

Ehl-i Sünnet’in bazı meşhur alimleri söz konusu ayeti tefsir ederlerken bu hakikatı itiraf etmeleri dikkate şayandır. Örneğin Fahr-u Razi şöyle diyor: ‘Allah birine kesin olarak ve kayıtsız şartsız itaat etmeyi gerekli görmüşse o kimse mutlaka masum olmalıdır. Zira hata yapmaktan masum olmazsa, hata yaptığında Allah ona itaat etmeyi ve onun hatasına uymayı          gerekli görmüş demektir ki bu da ilahi hükümde tezat var manasına gelir. Çünkü bir taraftan o amel yasaklanmış diğer taraftan ulu’l emre itat etmek farz kılınmıştır. Bu, emir ve yasağın aynı anda bir arada olmasına neden olur. Dolayısıyla Allah-u Teala kayıtsız şartsız ulu’l emre itaat etmeyi farz etmişse, ulu’l emr masum olmazsa böyle bir emir doğru olmayacaktır.

Yukarıda söylenenlerden ayette söz edilen ulu’l emr’in mutlaka masum olması gerektiğini anlıyoruz.’

O daha sonra şöyle diyor: ‘Masum ise, ümmetin tümüdür. Bu da, ümmetin icma ve görüş birliğinin hüccet olduğuna delildir.’[4]

Görüldüğü üzere Fahr-u Razi ayetin, ulu’l emr’in masum olması gerektiğine delalet ettiğini kabul ediyor, ancak Ehl-i Beyt’in (a.s) mektebini ve bu mektebin İmamlarını tanımadığı için ulu’l emr’in belli kişiler olabileceği ihtimalini göz ardı etmiştir. Bu yüzden mecburen ulu’l emr’i ümetin tümü (veya Müslümanların genelinin temsilcileri) manasında tefsir etmiştir. Halbu ki bu ihtimal yanlıştır. Çünkü ulu’l emr İslam toplumunun önderi olmalı, İslam devleti ve Müslümanların sorunları onun eliyle halledilmelidir. Öte yandan genelin hatta onların temsilcilerinin ortak görüşleriyle yönetim gerçekleşmez. Zira Müslümanların karşılaştıkları toplumsal, siyasi, kültürel, ahlaki ve ekonomik meselelerde bütün ümmetin veya temsilcilerinin ortak görüşe varmaları genellikle mümkün değildir. Çoğunluğa uymak ise ulu’l emr’e uymak demek değildir. Dolayısıyla Fahr-u Razi ve onun görüşünü kabul eden çağdaş alimlerin sözünün gereği ulu’l emr’e itaatin tümüyle ortadan kalkması veya çok az ve istisna bir konu haline gelmesidir.

Yukarıda söylenenlerden şu sonuca ulaşıyoruz: Ayet-i kerime yalnızca ümmetin bir kısmını oluşturan masum önderleri ispatlamaktadır.

Bir Soru ve Cevabı

Soru: Ulu’l emr’den maksat Masum İmamlarsa neden ayetin devamında Müslümanların arasındaki anlaşmazlıklar meselesine değinerek: ‘Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah'a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.’ diye buyurmaktadır?

 

Cevap:

Çünkü ayet müminlere hitap ederek ‘Ey İnananlar!..’ diye buyurmaktadır. Şüphesiz anlaşmazlıktan maksat bu müminlerin (Ulu’l Emr’in dışındakilerin) anlaşmazlıklarıdır.[5] Müminlerin ulu’l emr’le -ona itaat etmek farzken- anlaşmazlığa düşmesi düşünülemez. Dolayısıyla müminlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları kastedilmek zorundadır. Yine anlaşmazlıkları görüş vermekte de değildir. Çünkü emir ve görüş sahibinin onların içinde olduğu varsayılmaktadır. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa meydana gelen yeni olayların hükmü hakkında olur. Sonra ki ayetlerde tağutların hükmüne başvuranlar kınanmaktalar. Allah ve Resulünün hükmüne boyun eğenler bu mananın karinesidir. Bu hüküm, Kur’an ve sünnette belirlenen dinin hükümlerine döndürülmelidir. Bir hükmü Kur’an ve sünnetten anlayan kimse için o ikisi kesin hüccettir. Veliyy-i Emr, ‘Kitap ve sünnet böyle hükmediyor’ dediği zaman onun sözü kesin hüccettir, zira ayet-i kerime veliyy-i emrin itaatini farz olarak varsaymış ve itaatin farz oluşuna herhangi bir kayıt ve şart getirmemiştir. Öyleyse ulu’l emrin sözü sonuçta kitap ve sünnete dayanmaktadır.

Bundan ulu’l emrin -olması gereken her kimse- Allah ve Resulünün koyduğu hüküm dışında hüküm vermeye ve yine Kitap ve sünnette ki hükümleri neshetme hakları olmadığı açıkca anlaşılmaktadır. Yoksa her dönemin anlaşmazlıklarını o dönemin veliyy-i emrine yönlendirirdi ve artık anlaşmazlıkları Kitap ve sünnete yönlendirmenin veya Allah ve Resulüne başvurun demesinin bir manası kalmazdı. Oysa ki ‘Allah ve Resulü, bir işe hükmetti mi erkek olsun, kadın olsun, hiçbir inananın, o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkan yoktur ve kim, Allah'a ve Peygamberine isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıklığa düşmüş, sapıtıp gitmiştir.’[6] ayet-i kerimesi Allah ve Resulünden başka kimsenin hüküm koymaya hakkı olmadığına ortaya koyuyor.

Ayetin hükmüne göre teşriin (yasama) manası Allah’ın hükmüdür. Resulün hükmü ise ya Allah’ın hükmüdür veya ondan daha geneldir. Ulu’l Emr’in vazifesi ise velayetlerinin nüfuz ettiği yerlerde görüşlerini belirtmektir. Başka bir ifadeyle genel ve umumi konu ve olaylarda Allah ve Resulünün hükmünü keşfetmelidirler.

Kısaca belirtmek gerekirse ulu’l emrin kanun koyma veya kanunu neshetme yetkileri yoktur. Onların başkalarından farkı Allah ve Resulünün hükmü, yani kitap ve sünnet onlara havale edilmiştir. Bu yüzden Allah-u Teala, hükmü döndürme konusunda bahseden söz konusu ayette onların adını getirmemiş, yalnızca ‘Allah'a ve Peygambere müracaat edin’ diye buyurmuştur. Buradan anlıyoruz ki, Allah-u Teala’nın bir itaati var, Resul ve ulu’l emrin de bir itaati var. Bu nedenle ‘Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin.’[7] diye buyurmuştur.

Resul (s.a.a) ve Ulu’l Emr’e İtaate Emirin Mutlak Olması ve İsmete Delaleti

Fahr-i Razi’den aktardığımız gibi ‘Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin.’ ayetinde gelen bu itaat mutlak bir itaat olup herhangi bir şart ve kayıda bağlı değildir. Bu da Resulün, Allah’ın hükmüne muhalif bir şeye emretmediğine ve bir şeyden sakındırmadığına delildir. Yoksa Allah’ın kendisinden ve Resulünden itaati farz etmesi Allah tarafından yapılan bir çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasakları Allah-u Teala’nın emir ve yasaklarıyla uyumlu olması Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve gerçekleşemez. Bu söz ulu’l emr konusunda da aynen geçerlidir.[8]



[1]- Nisa/59

[2]- Nasır Mekarim Şirazi, Tefsir-i Nümune, c.3, s.435-440, Dar-ul Kütüb-ü İsmailiyye yayınları, Tahran, h.ş.1374,

[3]- Muhammed Hüseyin Tabatabai, el-Mizan (Farsçası), c.4, s.618.

[4]- Fahr-u Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatih-ul Gayb), c.10, s.113, Dar-u İhya-it Teras-il Arabiyya, h.ş.1357.

[5]- Tababtabi, a.g.e. c.4, s.619, Musavi Hemedani’nin Farsça çevirisi, Defter-i İntişarat-ı İslami-i Camiay-ı Müderrisin-i Havza-i İlmiyyey-i Kum yayınları, Kum, 5. Baskı, h.ş.1374.

[6]- Ahzap/36

[7]- el-Mizan (Farsçası), c.4, s.621.

[8]- a.g.e. s.621.

Diğer Dillerde Soru Tercümesi
Yorumlar
yorum Sayısı 0
Lütfen soruyu doğru giriniz
örnek : Yourname@YourDomain.com
Lütfen soruyu doğru giriniz
Lütfen soruyu doğru giriniz

Konusal Sınıflandırma

Rastgele Sorular

  • Başka âlemlerdeki varlıklarla irtibat kurmak mümkün müdür?
    29954 Eski Kelam İlmi 2010/05/06
    Başka âlemlerdeki varlıklarla irtibat kurulabileceği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak bunu alkol veya uyuşturucu maddeleri kullanarak yapmak mümkün değildir.Başka âlemlerle irtibat kurmak ve âlemdeki gizli sırlar hakkında bilgi edinmek için kullanılan vesileler, onların şeriata uygun olup olmadıkları ...
  • Hz. Ali’nin (a.s) kaç tane çocuğu vardı? Çocukların ve annelerinin isimleri nedir?
    130201 Masumların Siresi 2011/04/13
    Şeyh Müfid, İrşad adlı eserinde Hz. Ali’nin (a.s) erkek ve kız olmak üzere on yedi çocuğunun olduğunu yazmıştır. O şöyle diyor: ‘Bir kısım Şii alimler diyorlar ki, Fatıma, Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra Peygamberin Muhsin adını verdiği çocuğuna düşük yaptı. Onlara göre İmamın (a.s) on sekiz evladı vardı.’
  • Gaybî varlıkların varlık felsefesi nedir?
    13262 İslam Felsefesi 2011/07/14
    Gayb âlemi şahadet âleminin mukabilindendir. Şahadet ve huzur da 1- mekânsal huzur; 2- zahirî hisler nezdinde huzur; 3- fikir ve ilimde huzur; 4- marifet ve basiret makamında huzur gibi mertebelere sahip olduğundan, bu mertebelerin her biri karşısında gaybte de bir mertebe mevcuttur. Eğer gayb âlemindeki varlıklardan kastedilen, soyutların aklî ...
  • Allah’ın ilmi meteoroloji ve sonografi gibi günümüz ilimleriyle çelişir mi?
    8569 Tefsir 2011/07/14
    Allah’ın ilmi ve beşerin ilmi birbiriyle çelişmez, bir farkla ki Allah her şeye tüm ayrıntılarıyla ve hatta zaman kısıtlaması olmaksızın vakıftır. Beşerin ilmi ise sadece bazı hususları sınırlı olarak algılamaya kadirdir. Elbette bu ilim her zaman ilerleme ve tekâmül halindedir. Ama bununla birlikte bilinmeyenler ile mukayese edildiğinde hiçbir şekilde ...
  • Kura bağlı az su kur hükmünü taşır mı?
    6266 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/12/18
    Kur suyu kapsamayan leğen suyu az sudur ve şehrin (kur veya akan) boru suyuna bağlı olan az su temizlemede ve necis olmada kur suyu hükmünü taşır; yani necis eşyaları (necasetin kendisi bertaraf olduktan sonra) bir defa yıkamayla temizler. Aynı şekilde onun sıçramaları temizdir ve necaset ile temas etmeyle necis ...
  • Bid'at nedir ve onunla ilgili İslam'ın hükümleri nelerden ibarettir?
    9443 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2009/01/13
    Bid'at, sözlük manası olarak yeni yapılan ve geçmişi olmayan iş demektir ve ıstılahta ise; "Dinde olmayan bir şeyi dine sokmak demektir" yani aslında dinde ve şeriatta olmayan bir şeyi dine ve şeriata mal etmektir. Bid'at koymak dinde büyük günahlardan sayılmıştır. Onlara ait mekânları ...
  • Tevazu nedir? Tevazu nasıl bir esere sahiptir? Tevazu ile zillet arasındaki fark nedir?
    3818 فضایل اخلاقی 2020/01/19
  • Beytullah'ta cemaat namazı kılmak doğru mu?
    6382 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/08/21
    Eğer Beytullah'tan maksat Mescidu'l-Haram ise cemaat namazının bir sakıncası yoktur. Eğer maksat Kabe ise Kabe'nin içerisinde farz namazı kılmak ihtiyata uygun değildir. Elbette Kabenin içinde mustahap namaz kılmanın bir sakıncası yoktur, mustahaptır. Mermer taşın üzerine secde etmenin de bir sakıncası yoktur.[1]
  • İslami vahdetin gerçek manası nedir?
    4782 شیعه و دیگر مذاهب 2019/12/08
    İslami vahdetten kasıt mezheplerin ezcümle Şia ve Ehlisünnetin bir olması anlamında değildir. Çeşitli İslam mezheplerinin Müslümanların birlik ve beraberliğini kurmaları ve korumaları anlamındadır. Bütün Müslümanlar farklılıklara rağmen sahip oldukları birçok ortak noktadan yola çıkarak İslam düşmanları karşısında tek saf olmaları ve yabancı güçlerin Müslümanlara sulta kurmasının önüne ...
  • Vesilelerin Allah'a Yakınlaşmakta ki Önemi Nedir?
    13877 Eski Kelam İlmi 2009/12/20
    Vesilenin çok geniş manası vardır. Allah'a yakınlaşmaya neden olan her şey ve her işe şamil olmaktadır. Dünya yaşayışı, insanların hidayeti ve ilerlemesi için sebep ve sonuç düzeni üzerine kurulduğu, yine insanların doğal ihtiyaçları maddi sebeplerle karşılandığı için Allah'ın, hidayet, mağfiret, bağışlanma, yakınlaşma ve ...

En Çok Okunanlar